Wikipedia

Arama sonuçları

13 Nisan 2013 Cumartesi

VİZYON - MİSYON NEDİR ?

Vizyon Nedir?

Sözlük anlamı; görme, görüş, öngörü, önsezi, hayal gücü, hayal düş, rüya olarak açıklanan bu kelime kendi anlamı içinde birçok ifadeye de birlikte anlam kazandırmaktadır. Vizyon, ulaşılmak istenen hedef ve amaçlardır. Tarihe ismini yazdıran kişi, lider ve önderlere baktığımızda hepsinin mutlaka bir vizyonlarının olduğunu görürüz. Bu kişiler içinde bulundukları zorlukların ötesinde başarılması imkansız gibi görünen, hedeflerini ortaya koyarak, mücadele edip başarıya ulaşmış liderlerdir. Vizyonlarıyla bizleri bu günlere taşımışlardır. 
Vizyon, uzun bir gelecekte ulaşmak isteğimiz durum, kendiliğinden gerçekleşmeyecek ancak gerekli çabaları harcarsak başarabileceğimiz bir ideal, içinde bulunduğumuz şartlarla uzun vadeli amaçlarımızın bileşiminden oluşur. Vizyon, ulaşılmak istenen, farklılaştırılmış bir gelecek düşüncesi ve geleceği öngörmek, vizyonun altında stratejilerin, amaçların, motivasyonların, duyguların ve değerlerin yönlendirileceği eğilimler belirlemek.
 

Organizasyonlarda Vizyon Bildirisi Oluşturulmasında Murgatroyd/Morgan’ın Dokuz İlkesi (Aktan, 1997)
1. Başarı için iddialı olma. Organizasyonun vizyon bildirisi başarıya ulaşmak için iddialı olduğunu ortaya koymalıdır.
2. Açık ve anlaşılır olma. Organizasyon vizyonu çeşitli yorumlara yol açmayacak ölçüde açık ve anlaşılır olmalıdır.
3. Hatırlanabilir olma. Organizasyon vizyonu çok uzun olmamalı ve kolayca hatırlanabilecek kelimelerden oluşmalıdır.
4. Katılımcı özellik. Organizasyon vizyonu organizasyon ile ilgili tüm kesimleri kapsayacak ifadelere yer vermeli ve özellikle çalışanların katılımını ve onlara yetki ve sorumluluk devrini içermelidir.
5. Değerlere önem verme. Organizasyon vizyonu organizasyon değerlerinin önemini ortaya koymalıdır.
6. Görsel olma. Organizasyon vizyonunda görsel olarak yer alabilecek bir şekil ya da resim olmalıdır.
7. Mobilize etme. Organizasyon vizyonu organizasyon çalışanlarını ve diğer ilgili kesimleri mobilize edecek ifadeler içermelidir.
8. Rehberlik etme. Organizasyon vizyonu organizasyon içerisindeki faaliyetlerin daha iyi yapılması için rehberlik yapacak ifadeler içermelidir.
9. Tüketici ihtiyaçları ile alakalı olma. Organizasyon vizyonunun amacı tüketicilerin faaliyet ve başarıları ile ilgili olmalıdır. 
Misyon Nedir?
Misyon bir örgütün varoluş nedenini ifade eder. Genelde bu neden toplumda belirli bir görevi yerine getirmektir. (Tek, 2000:78) 
Örgütlerin ne tür bir isletme olarak gördüklerini ya da varlık nedenlerini tanımaya misyon denir. Misyon işletmenin hangi mal veya hizmet sektörünü seçtiği ya da hangi iş kolunda olduğu temel hizmet ve ürün tercihinin neler olduğu, tüketici ve pazar ihtiyaçları, teknoloji gereksiniminin veya tüm bu konuların birlikte ifade edilmesidir. Kısaca misyon organizasyonun varlık nedeni, başarmak istediği amaçtır. Ayrıca organizasyonun hedeflerini ve işbölümünü kapsar.

Misyonun stratejik kararlardan önce tanımlanması gerekmektedir. Böylece işletme neyi yapacağını topluma ne tür hizmetler vereceğini misyonla belirlerken, işletme kaynakları ile bunları nasıl gerçekleştireceği stratejik kararların konusudur. Misyon stratejinin temeli sayılmaktadır. Stratejinin daha somut hale gelmesine katkıda bulunarak, uygulamayı kolaylaştırmaktır (Bozkurt, 2005:78)

Misyon, bir işletmenin varlığının temel amacıdır. Gelecekte olmak istediği yer, şu andaki durumu, toplumdaki imajı ve yöneticilerin dünya görüşüdür denebilir. Organizasyonun misyonunu ifade eden açıklamaların nasıl olması gerektiği konusunda bir standart olmamakla beraber en azından aşağıdaki konularla ilgili ne düşündüğünü belirtmiş olması gerekir (Şimşek, 2004: http://www.kobifinans.com.tr)
  • Organizasyonun genel felsefesi ve iş yapma felsefesi,
  • Organizasyonun kendisini nasıl gördüğü,
  • Hangi pazara hizmet sunulacağı,
  • Üretilecek temel mal ve hizmetlerin neler olduğu,
  • Kullanılacak temel teknolojiler, neler olduğu,
  • Genel olarak vermek istediği imajın neler olduğu  
Etkin Bir Misyon Oluşturmanın Yolları
Bir misyonun etkin olabilmesi için (1) Piyasaya yönelik olması (2) Uygulanabilir olması (3) Motive edilmiş olması ve (4) Spesifik olması gereklidir.

1- Piyasaya Yönelik Olmak
Misyon ifadesi tanımında hizmet edilen piyasanın çalışma alanını şekillendirmesi yatar. Bu bağlamda misyon belirlemede şirketin çalışma alanı üretim sınıfları, teknoloji, müşteri grupları, piyasanın gerekleri ya da bunların tümünün bilinmesini gerektirir. İyi organize edilmiş piyasa orjinli misyon tanımı özel müşteri gruplarına hizmeti oluşturan ve onların özel nitelikli gereksinimlerini karşılayan bir işletme olarak ifade edilir.

2- Uygulanabilir Olmak:
Belirlenen misyon şirketin dar bir kalıbı ya da üretim sınırlarını tanımlamamalıdır. “Biz hesap cetvellerimize göre üretim yaparız” demek üretim orjinli bir durumu dar bir kalıba sokmaktadır. “Biz iletişim donanımları üzerine çalışacağız” demek de içinde başka sektörlere kayabilecek potansiyel bulunan şirketi belli bir kısıt altına sokmuş olur. Mevcut durumdaki kapasitesi başka bir yayılıma izin vermeyen ancak ilerideki kaynaklarının buna yetebileceğini düşünen bir şirket misyonunu belirlerken ilerideki kapasitesini dikkate almalı buna göre plan yapmalıdır.

3- Motive Edilmiş Olmak:
Çalışanların yaptıkları işte büyük rolleri olduğunu, kendilerinin hem maddi hem de manevi olarak destekleneceklerini bilmeleri çalışanları daha çok üretmeye teşvik edecektir. Eğer mümkünse, yapılan işin olağan dışı bir başarı olduğu, bu yolla şirketin gelişimini artırabileceği ifade edilmelidir. Bu yolla çalışanların hedef müşteri grubu için hizmet etmeleri, üretmeleri ortak bir bilinçaltına sokulabilecek, böylece yaptıkları işi, iş olarak değil zevk olarak addedeceklerdir.

4- Spesifik Olması:
İçerdiği temel politikalar nedeniyle misyon spesifik bir çerçeveye oturtulmalıdır. Misyon ifadesindeki politika şirket ve onunla bağıntılı müşterileri, arz grubunu, dağıtım kanallarını, rekabeti ve diğer piyasa şirketlerini ifade eder.

Misyon kavramı normal olarak şirket bütünü tarafından oluşturulmalı ve benimsenmelidir, fakat günümüzde misyon kavramı üst yönetim tarafından oluşturulan ve çalışanlara dayatılan bir yapıdadır. Bu nedenle şirket geneli tarafından benimsenmekten uzaktır. 


Strateji
Literatürde, stratejisinin, kelime kökeni bakımından iki kaynağa dayandığı görülmektedir. Bunlar; Latince yol çizgi veya yatak anlamına gelen “stratum” ve Yunanlı general Stretagos’un savaş sanatını ve bilgisini tanımlamak için, “strategos” kavramlarıdır. Strateji kavramı yıllarca, askeri bir kavram olarak kullanılmıştır. “Webster New International Dictionary” strateji kavramını, bir savaşta sonuca gitmek için, tarafların askeri güçlerini şartlara uygun, elverişli olarak konumlandırma bilimi ve sanatı olarak tanımlamıştır. Dilimize strateji olarak Fransızcadan geçen bu kavramın Türkçe karşılığı ise, savaş yönetim sanatıdır. Türkçede strateji sürme, gönderme, götürme ve gütme olarak da kullanılmaktadır (Bozkurt, 2005: 75).

Strateji kavramının iktisadi alanda kullanılması 20. yüzyılın sonuna rastlamaktadır. Özellikle işletmecilik literatüründe, yönetim ve karar teorilerinde strateji kavramı oldukça sık kullanılmaya başlanmıştır. Stratejiyi iktisadi anlamda ilk kullanan Nevman ve Morgenstren, kavramı kişi ekonomisi açısından ele almışlardır kişisel faydanın maksimum seviyeye çıkarılması ve rakibe karşı üstünlük sağlamaya çalışan iki oyuncunun rasyonel davranışlarını sistematik bir şekilde, olasılıklara bağlı olarak değerlendiren araştırmacılar, matematiksel olarak bir sonuca vararak, kararların alınması anlamında strateji kavramını kullanmışlardır. (Eren:1979,3)

Strateji bir örgütün amaçlarına erişmek için yaptığı kapsamlı hareket planıdır. Örneğin işletmenin amacı gelecek yılki satışların bir yıla göre %10 artırmak ise bunun için olası stratejiler, İç pazarlarda pazarlama çabalarını yoğunlaştırmak veya dış pazarlara açılmak olabilir (Tek, 2000;73)

İşletme literatüründe birbirleriyle karıştırılan terimler strateji ile politika olmaktadır. Çünkü bu iki terimi birbirinden kesinlikle ayırt etmeye olanak yoktur. Politika yol gösterme ve belirlenmiş amaçlara ulaşmak için izlenen yol veya genel plandır. Bu bakımdan uygulamalarla ilgili ilkeler dizisini ve kurallar toplamını meydana getirir. İlke ve kurallar ise yoruma imkân tanımadıkları için oldukça katı ve verilmiş durumlara uygulanabilecek pratik çarelerdir. Bu açıdan politika ileride açıklayacağımız taktiğe daha çok yaklaşır.

Strateji ilerde meydana gelebilecek bütün durumların önceden tahmin edilemediği kısmî belirsizlik koşullarında alınan karar türüdür. Hâlbuki politika yeter ölçüde tanımlanmış ve gerekli bilgilerle donatılmış belirlilik ortamında alınan ve devamlı kararlardan oluşmaktadır. Ansoff, politikayı genelden özele indirgeyerek veri olarak açıkça bilinen durumları veya sorunları çözmek için sunulan bir takım genel çözümler toplamı haline getirmektedir. Politika, bir kere belirlendikten sonra sık sık değişmez örneğin fazla mesaî veya hastalık hallerinde personele uygulanan ücret politikası aşağıdan yukarıya herkese aynen uygulanır ve her ayrı olay için özel bir kararı gerekli kılmaz. Halbuki strateji devamlı değişken olması nedeniyle kontrol altında bulundurulması gereken, ne yönde değişeceği kesin olarak bilinmeyen bir ortamda alınmaktadır. Dolayısıyla strateji özel olarak işletme ile çevresi arasındaki ilişki ile ilgilidir. Her olay için genellikle özel bir görüşme ve kararı gerekli kılar. Politika devamlı tekrar eden kurulmuş bir süreç (prosedür) şeklinde olduğu için uygulaması icra edenlere kolayca devredilebilecektir.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları

Yenilenebilir Enerji Kaynakları

Nedir?

Yenilenebilir enerji gücünü güneşten alan ve hiç tükenmeyecek olarak düşünülen,çevreye emisyon yaymayan enerji çeşitleridir.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları Nelerdir?

Yenilenebilir enerji kaynakları tablodan da görüldüğü gibi güneş,rüzgar,jeotermal gibi enerji kaynaklarına verilen isimdir.Tabloda belirtilmeyen okyanus akıntısı ve okyanuslardaki ısı etkisi gibi birkaç çeşit daha yenilenebilir enerji kaynağı mevcuttur.
Bu kaynaklardan bazıların eldesi çok kolay bazılarınınki ise çok güçtür.Bir bölgeye enerji sağlanması istendiğinde ön hazırlığının çok iyi yapılması,bölgenin enerji kaynaklarının iyi araştırılması ve de varolan enerjilerin iyi değerlendirilmesi gereklidir.Unutulmamalıdır ki en iyi enerji tasarruflu kullanılan enerjidir.Ülkemizin her yıl elektrik iletim hatlarında kaybettiği enerji miktarı neredeyse ürettiğinin yarısı kadardır.

Nasıl Gelişmiştir?

Enerji iş yapabilme kabiliyeti olarak tanımlanır. Endüstriyel manada insanlığın huzuru ve refahı için hizmet veren her enerji türü mühendislik ilgi alanına girer. Günümüzde, endüstrinin en temel enerji tüketimi elektrik enerjisi olup, onu ısınma veya ısıtma amaçlı fosil yakıtlar (petrol, kömür, doğal gaz…)takip etmektedir.
Geçmişten günümüze elektrik ekseriyetle hidrolik santraller vasıtasıyla üretilmektedir. Arazi yapısı ve nehir potansiyeli uygun olmayan ülkeler ise termik santraller vasıtasıyla elektrik ihtiyacını karşılamışlardır. Tüm ülkeler yine ısınma ihtiyacını kömür veya petrol ile karşılamaktadırlar.Diğer taraftan enerji ve yakıt talebi sürekli olarak artmaktadır.
Dolayısıyla hidrolik santraller veya termik santraller vasıtasıyla ve kömür veya petrol vasıtasıyla yakıt talebi karşılanamaz hale gelmesi kaçınılmaz bir gelecektir. Özellikle kömür ve petrol rezervlerinin sınırlı olması ve bir gün mutlaka bitecek olması gelecek enerji talebini planlayan enerji projeksiyonların çok önemle değerlendirilmektedir.
Bugün, petrol savaşları olarak tanımlanabilecek Körfez veya Afganistan krizleri göstermektedir ki, enerji endüstri ihtiyacı yanında çok büyük bir uluslar arası bağımsızlık yönü de vardır.Ülke politikalarında hemen hemen enerji başrolü oynamaktadır. Bir noktada bir ülkenin bağımsızlığı artık kendi enerjisini karşılayabilme potansiyeli ile belirlenmektedir. Enerji olmadan endüstri, endüstri olmadan refah ve mutlu toplum veya bağımsızlığını koruyabilme yeteneği olmayacağı için enerjisiz bir ülke siyaseti düşünülemez.
Bahsedilen krizler ve 1974 yılında meydana gelen ve petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi ile sonuçlanan petrol krizi enerjinin önemini ortaya koymaktadır. Petrol fiyatlarındaki artış, petrol bağımlısı ülkelerde ekonomik krizlere, ekonomik krizlerde halk ayaklanmasına, böylece de dış ülkelerin müdahelesine ortam hazırlamıştır. Bununla birlikte, 1974 petrol krizinde sanayileşmiş ülkeler teknolojileri ve sanayi ürünleri ihracatları vasıtasıyla, geniş ölçüde petrol kaynaklarına sahip değilken, hafif bir sıkıntı ile bağımsızlıklarından ödün vermeden atlatmışlardır. Hatta benzer bir duruma tekrar düşmemek için enerji bağımsız hale gelmenin yöntemlerini aramışlardır. Petrol, kömür ve hidrolik potansiyele dayanmayan, bilimsel terminolojide Yenilenebilir Enerji Kaynakları olarak isimlendirilen, yeni enerji kaynakları geliştirmişlerdir. Bu kaynakların her ülkede olabilecek olmasına özellikle dikkat edilmiştir.

Neden Kullanılır?

Dünyamızda enerji ihtiyacı her yıl yaklaşık olarak %4-5 oranında artmaktadır.Buna karşılık bu ihtiyacı karşılamakta olan fosil yakıt rezervi ise çok daha hızlı bir şekilde tükenmektedir.Şu anki enerji kullanım koşulları göz önüne alınarak yapılan en iyimser tahminlerde bile en geç 2030 yılında petrol rezervlerinin büyük ölçüde tükeneceği ve ihtiyacı karşılayamayacağı görünmektedir.Kömür için şu anki rezervlerle yaklaşık 80-100 yıl ,doğalgaz içinse yine yaklaşık 100-120 yıllık bir kullanım süresi tahmin edilmektedir.
Ayrıca fosil yakıtların kullanımı dünya ortalama sıcaklığını da son bin yılın en yüksek değerlerine ulaştırmış,yoğun hava kirliliğinin yanı sıra milyonlarca dolar zarara yol açan sel/fırtına gibi doğal afetlerin gözle görülür biçimde artmasına sebep olmuştur.
Fosil yakıtlar içindeki karbon havadaki oksijen ile birleşerek CO2 (tam yanma halinde) veya CO (yarım yanma halinde veya yanma havasının az olması) gazları ortaya çıkmaktadır. Yine yakıt içerisinde eser miktarda bulunan kurşun, kükürt gibi elementler yanma sıcaklığında oksijen ile birleşerek insan sağlığı açısından önemli tehdit oluşturan bileşikler (SOx,PbO, NOx…) oluşturmaktadır. Bu yanma ürünleri atmosfere bırakılmakta ve atmosfer içerisinde birikmektedir. Fotosentez, çürüme gibi tabii dönüşümler bu birikime engel olabilse de, aşırı yakıt tüketimi kısa süreli bir birikime neden olmaktadır. Atmosfer içinde biriken yanma gazları güneş ve yer arasında tabii olmayan katman meydana getirmekte, insan ve bitki hayatı üzerinde negatif etkiye neden olmaktadır. Sera Etkisi (Isı enerjisinin karbondioksit gibi gazlar tarafından emilip atmosferde alıkonmasıyla ortaya çıkan ısı artışı) olarak ta bilinen bu etki ve insan sağlığı bugün önemle üzerinde durulan olgulardır.
Sera etkisini azaltmak için Kyoto protokolü hazırlanmıştır.Kyoto Protokolü, sera etkisi yaratan gazların salınımını sınırlamayı ve azaltmayı hedefleyen uluslararası bir anlaşmadır. Bu protokol, 11 Aralık 1997 tarihinde Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlenen bir zirvede oluşturulmuştur.Protokol, 9 Mayıs 1992′de New York’da kabul edilen, İklim Değişikliğine Yönelik Birleşmiş Milletler Çerçeve Sözleşmesi’nin belirlediği ilkelere dayanmaktadır.
Protokol’e taraf olan devletler başta ulusal ekonomilerinin ilgili sektörlerinde enerji etkinliğini iyileştirmeyle ve sera etkisi yaratan gazların salınımını sınırlaya ve azaltmaya yönelik önlemler almakla, sera gazı etkisi yaratan (karbondioksit ve metan… gibi) gazların salımında 2012 yılına kadar, 1990 yılındaki düzeyinden toplam yüzde 5,2 oranında bir azalma sağlamakla yükümlü olduklarını kabul etmektedir.
Protokol ancak 2005 yılı Şubat ayında 55 ülkenin protokole onay vermesi ile yürürlüğe girebilmiştir. Ancak, atmosfere en fazla sera gazı salan Amerika Birleşik Devletleri protokolün dışında kalmıştır. Türkiye de 6 şubat 2009′da Kyoto protokolünü imzalamıştır.

5 Mart 2013 Salı

MİNİK SAKA KUŞU

MİNİK SAKA KUŞU

 

Rüzgarın huzur verici esintisinin ve etrafımdaki otların dansından oluşan ses sanki bana bir melodi fısıldıyordu. Biran bulutların hızlı hızlı akıp gitmesini izlerken kendimi başka dünyada buluyordum. Minik bir saka kuşunun ruzgara karşı kanat çırpışı, hayattaki birçok zorluklara bizimde kanat çırparcasına çabaladığımıza örnektir. Uçmak için cesaretli olmam ve inanmam gerekiyor biliyorum, belki düşeceğim korkusu sarıyordu vücudumu ve titreyerek engel oluyordu bilinç altım. Ama denemem lazımdı özür ve hür yaşayabilmek için. İzliyorudum, yapıyorlardı onlar hunharca çabaya rağmen başarmışlardı. Küçüçükmüydüm özgürlük uğruna ölürmüydüm acaba. İnanmam lazım başarmak için, denemeliyim yaşamak için bazı güzel duyguları. O zorlu ruzgara karşı kanat çırpmak için yapmalıydım. İstiyorum zorluklara karşı zayıf olmadığımı görmek istiyorum. O korkuç boşluğa atmam gerekiyor kendimi yapabilmek için. O minik gözlerimi kapatarak hayatın akışına bırakıyordum kendimi, ruzgar inatla boşluğa düşerken beni yukarı ittiriyordu sanki. Bazen düşman sandıklarımızında iyiliği ve fedakarlığı olabiliyormuş şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Rüzgar acaba zayıf düşman olduğumu düşündüğü için mi bana uçmam için fedakarlik yapıyordu. Hayata karşı zayıf bir halka olmadığımı kanıtlamanın vakti gelmişti. Zayıf kanat çırpışarım titrek vücudumda sanki daha da cesaretli olmamı gerektiriyordu, daha güçlü çaba göstererek ruzgara kendimi ispat etmemin vaktiydi bu.
 Evet şimdi daha güçlüyüm vücudumdaki titremelerin yerini güç ve kuvvet almıştı. Her kanat çırpışım hayata bağlılığımı ve başarıya olan inancımı daha da tetikliyordu. Rüzgara karşı uçmanın hazını daha iyi anlıyordum şimdi. Herkes gibi özgürdüm artık. Mavi gökyüzünden doğa anayı  izlemenin ilk deneyimiydi bu benim için. Uçabildiğimce yükseğe uçuyordum.Daha da yükseldikce  küçülüyordu hayata dair herşey. Ama biliyorum ki onları küçük görmemeliyim, ben daha iyi anlayabiliyordum çünkü onları.
Güneşin batışını mavimsi gökyüzünde süzülerek izlemesini merak ederdim hep, anlattıkları kadar da ihtişamlıymış. İzlerken gözlerim kamaşıyor büyüleyici ışık yansımalarından gözlerimi alamıyordum. Yavaş yavaş alçalıyordum yeşilliklerin üzerine doğru Sanırım dönme vaktiydi artık.
İrkilerek gözlerimi açtım biran olsun nerede olduğumu bilmez şaşkın gibiydim. Herzaman olduğundan biraz farklı bir gün yaşıyordum sanki. Hava biraz puslu güneş batımına yakın biraz esintili, aynı tepede aynı ağacın altında oturup hızlı hızlı geçen bulutları izlerken nasıl da dalıp gitmişim büyüleyici dünyaya farkında olmadan. Harika bir rüya görüyordum... Nasıl uyandım diye düşünürken burçakların arasından gelen sesle irkilerek neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki üzerime iki yün yumağı john ve chris atladı....
Devamı Gelecek...

1 Mart 2013 Cuma

“İlluminati yaşıyor ve tek egemen güç olmak için savaşıyor.”

“İlluminati yaşıyor ve tek egemen güç olmak için savaşıyor”


Almanya’nı Ingolstadt kentinde 1776 yılında kurulan Illuminati adlı gizli örgütün (Nedir?)bugün var olmadığı düşünülüyor. Ancak pek çok araştırmacı yeni dünya düzeni yaratmayı amaçlayan örgütün yaşadığını, Waterloo skandalı, Fransız devrimi ve hatta Kenney suikastının arkasındaki gizli güç olduğunu savunuyor. Bu örgütü araştıran Jöntürk Illuminati örgütüne üye olduğunu söyleyen L.Z.’ye ulaştı. İşte bir Illuminati üyesinin çarpıcı açıklamarı…
Varlıklı bir ailenin çocuğu olan L.Z. Illuminati örgütü ile olan bağlantısını “Benim ailem Illuminati üyesi. Ben de doğuştan Illuminati örgütü ile ilişki içinde oldum. Masonlukta 33. dereceye kadar yükseldim. Örgütün önemli isimlerinden biri oldum. Dünyanın dört bir yanına seyahat edip Illuminati’nin fikirlerini yaydım” şeklinde anlatıyor.

Illuminati örgütü yöneticilerinin gerçek kimlikleri hakkında bilgi sahibi olamayacağımızı anlatan L.Z. “Illuminati örgütünün yöneticileri takma isimler kullanır. Gerçek kimliklerini asla öğrenemezsiniz. Kendilerini sürekli saklarlar. Bu sayede yıllardır ortaya çıkmadan yaşayabiliyorlar. Yaptıkları toplantılarda bile birbirlerine takma isimleri ile hitap ederler” diyor.

Son olarak Norveç’te yaşanan katliam ile ilgili de konuşan L.Z. şunları anlatıyor:

“Ander Behring Breivik’in gerçekleştirdiği olay bir akıl hastasının eylemi olarak adlandırıldı. Tapınak Şövalyeleri’ne mensup olduğunu söyleyen bu kişinin akıl hastası olarak düşünülmesi örgütün işine geliyor. Böylece konunun derinlemesine düşünülmesi ve araştırılması gerekmiyor.”
Illuminati örgütünün 1776 yılında Almanya’da kurulduğunu söyleyen L.Z. “Örgütün bugün yok olduğunu düşünenler yanılıyor. Özellikle komünizmin yayılmasından sonra örgüt yapılanmasını hızlandırdı ve yeni dünya düzeni yaratmak için yola çıktı. Bunun için korku, propaganda, yanlış bilgilendirme, provokasyon yöntemlerini kullanarak fikirlerini yaymaya başladılar” diyerek Illuminati’nin hala var olduğunu söylüyor.
L.Z. Illuminati örgütünün çok güçlü bir yapılanma olduğunu söyleyerek şunları anlatıyor:

“CIA, FBI, MOSSAD, MI6 ve MİT gibi gizli servisler ile ortak çalışırlar. Örgütten habersiz birşeyler yapmanız imkansızdır. Birçok ülkenin hükümetlerine kendi adamlarını yerleştirmişlerdir. Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı sayesinde milyar dolarlara hükmeden bir gruptan bahsediyoruz. Örgütün çeşitli ülkelerden 10 yönetici ve 300 kadar alt düzey isimden oluşan bir kadrosu var.”
L.Z., güçlü ilişkilerine kanıt olarak bir fotoğraf daha gönderdi. Eylül 2011 yılında çekilen bu fotoğrafta MOSSAD’da çalışan General Ari Ben Nun, Japonya İmparatoru’nun kuzeni Prenses Kaoru Nakamaru ve Gladyo örgütünden olduğunu iddia ettiği Marquis Roberto Caldirola, birlikte görülüyorlar. L.Z.’ye göre bu fotoğraftakilerin hepsi, Illuminati örgüne hizmet eden kişiler.
“İlluminati’nin İslami ayağının başında Fethullah Gülen var”
İlluminati örgütüne üye olan L.Z, İlluminati’nin İslami ayağının başında Fethullah Gülen’in olduğunu söylüyor. İşte, L.Z.”nin ifşaatlarıyla İlluminati’nin İslami tarafı:
İtalyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve İlluminati örgütüne üye olan L.Z.’nin hayatı evlendikten sonra değişmiş. Önde gelen Sufi bir ailenin kızı F.S ile evlendikten sonra Nakşibendi tarikatı Şeyhi Nazım ile tanışan ve İlluminati’den kurtulmak için İslamiyete sığınan L.Z. başına gelenleri şöyle anlatıyor:
“Mevki olarak oldukça yükseldiğim İlluminati örgütünde kara büyü ritüelleri, zihin okuma seansları ve kapalı odalarda işkence olayları olduğunu öğrendim. Bunlara karşı çıktım. Herşeyi bırakıp Norveç’e kaçtım. Ancak örgüt peşimi bırakmadı. Sürekli tehdit edildim. Bu esnada İlluminati’nin önemli isimlerinden Vatikan üyesi Thomas Michel, S.J Norveç’e geldi ve benimle görüşüp, örgüte dönmemi istedi. Reddettim ve de tehdit edildim. ”L.Z. ve Vatikan’ın önemli isimlerinden Thomas Michel (Bu isme dikkat)!

L.Z. daha sonra Norveç’te tanıştığı önde gelen Sufi ailelerinden birinin kızı olan F.S ile hayatını birleştirmiş. L.Z. bu dönemi “Eşim sayesinde müslümanlarla tanıştım. Hatta Müslümanlığı seçip Müslaman ismi aldım. Bir çocuğumuz oldu. ” şeklinde anlatıyor.

L.Z. Müslüman İlluminati örgütü ile tanışmasından sonra başına gelenler ile ilgili şunları söylüyor:

“Eşimin de yönlendirmesiyle Gülen Hareketi ile tanıştım. Fikirlerime uyduğunu düşünerek bu harekete katılmaya karar verdim. İlluminati örgütünden kurtulduğumu düşünüyordum. Ancak sonra yaşadığım bir olay hayatımı değiştirdi ve Gülen Hareketi’nin İlluminati’nin Müslüman kanadını oluşturduğunu öğrendim. Müslüman İlluminati örgütüne kabul edilmemin de eşim F.S. aracılığı ile bana oynanmış bir oyun olduğunu anladım. Böylece çevremi kullanarak Norveç’te Müslüman İlluminati’nin gücünü arttırmak istemişlerdi. ”

L.Z. şöyle devam ediyor:
“İlluminati’nin Müslüman kanadının başında bulunan Fettullah Gülen’den sonra ikinci isim Zaman gazetesi yazarı Abdullah Aymaz’dır. Norveç’te bir evde Abdullah Aymaz’ın katıldığı gizli bir toplantı gerçekleştirdik. Bu toplantıda çekilmiş bir fotoğrafı internet sitemde yayınlamam büyük olay oldu. Çünkü örgüt yöneticilerinin toplantılarda çekilmiş fotoğraflarını yayınlayamazsınız. Sitem anında hacklendi. Norveç polisi tarafından tutuklandım. Norveç gizli servisi de kanunlara aykırı olmasına rağmen bilgisayarım ve cep telefonuma el koydu.”
“Aymaz, İtalya’da 33. derece Mason olan Gabriele Mandel Khan’ın Papa ile birlikte bu toplantıyı takip ettiğini biliyordu. İtalya’daki Sufi Cerrahi-Halveti dergahının başında bulunan ve yüksek derece Müslüman İlluminati yönetici olan Gabriele benim arkadaşımdır. Aymaz ile ilk tanıştığımızda Gabriele’nin arkadaşım olduğunu söylemiştim. L.Z. Abdullah Aymaz ile…
L.Z., bu gelişmeler üzerine Fethullah Gülen’i eleştirmeye başladığını, bunun üzerine de karısının, oğullarını alarak kendisini terkettiğini söylüyor.
Müslüman İlluminati’nin Türkiye yapılanmasından da bahseden L.Z. şöyle konuşuyor:

“Müslüman İlluminati’nin başında Fettullah Gülen bulunuyor. Türkiye’yi ise Abdullah Aymaz kontrol ediyor. Fethullah Gülen’in Papa ile yaptığı görüşme İlluminati tarafından organize edilmiştir. Bu toplantıya Abdullah Aymaz ve beni Norveç’te İlluminati örgütüne tekrar dönmem konusunda tehditlerle ikna etmeye çalışan Vatikan’dan Thomas Michel de katılmıştır.Bu görüşme ile İlluminati’nin İslami ayağı oluşturulmuştur. Böylece, Vatikan’daki Jesuitler olarak bilinen Katolik İlluminati ile Fethullah Gülen grubunun temsil ettiği İslami İlluminati arasında sıkı ilişkilerin kurulması hayata geçirilmiştir.

Başbakanınız ve Cumhurbaşkanınız Aymaz’dan aldığı talimatları yerine getiriyor. Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül Aymaz’ın istekleri dışında hareket edemezler. Türkiye’de son dönemde yaşanan karışıklıkları, tutuklamaları, basının susturulmasını bir düşünün. Bunları kim organize ediyor. Tabii ki, İlluminati…”
Türkiye ve Ortadoğu’da yaşanan son gelişmelere de değinen L.Z. “Bu yaşananların hepsi önceden planlanmıştır. İlluminati yeni dünya düzeni kurmak için yıllardır yapılanıyor. Artık birçok ülkede etkin olmaya başladılar. ABD, Türkiye ve İsrail gizli servislerine kadar sızmayı başardılar. Onlardan habersiz birşey yapmanız neredeyse imkansız. Ancak İran, Rusya Suriye gibi ele geçiremedikleri bazı ülkeler var. Arap Baharı’nın patlak vermesi ile buraları da yavaş yavaş ele geçiriyorlar” diyerek örgütün gücüne vurgu yapıyor.

Örgütün güçlenmek için uyuşturucuya büyük önem verdiğini de söyleyen L.Z. son olarak şu açıklamayı yapıyor:
“İlluminati uyuşturucu sayesinde insanların beyinlerini yıkıyor. Doğru düşünmelerini ve çevrelerinde olup bitenlerini analiz etmelerini engelliyor. Ayrıca uyuşturucu ticareti ile milyarlarca dolar kazanıyorlar. Uyuşturucu ticaretinin kendi tekellerinde olması için hükümetleri kullanarak çetelerle mücadele ediyorlar.”

Türkiye’nin yeni ‘fetret’ dönemi, ılımlı İslam, F.Gülen ve AKP

Türkiye’nin yeni ‘fetret’ dönemi, ılımlı İslam, F.Gülen ve AKP
İstanbul’da 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde patlayan bombalar, Türkiye’nin küresel düzen içindeki yerinin yeniden tanımlanması tartışmalarını da tetiklemiş görünüyordu.
Bu yanıyla, Türkiye’de Sinegoglara ve İngiliz-Yahudi sermayesinin bankası HSCB’ye yönelik kanlı eylemlerin, daha önce Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, İspanya, Irak, Suudi Arabistan ve Tunus’ta gerçekleştirilen, İslamî renkli saldırılardan farklı değerlendirildiğini söylemek mümkündü.
Türkiye’ye bir test alanı olarak bakılıyordu; ılımlı İslam ile radikal İslamın kapışacağı bir tarihsel, kültürel ve sosyolojik alan. Saldırılardan hemen sonra Batı basınında, “Sandık bombayı yenecek mi?” diye soruluyordu. Sandıkla işaret edilen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onun hükümet ettiği Türkiye oluyor, bomba ise radikal İslamı simgeliyordu.
I. BÖLÜM
Ilımlı islam ve model ülke olmanın ağırlığı

Batı, 11 Eylül 2001′de New York’ta “Dünya Ticaret Merkezi” adı verilen ikiz gökdelenlere yönelik yıkıcı saldırılardan sonra, Atlantik ötesi ve berisiyle, küresel bir tehdit olarak algıladığı radikal İslama karşı çözümü, giderek artan oranda, ılımlı İslamı güçlendirmekte arıyordu.
Çevresine baktığında bu modele en uygun ülke olarak Türkiye’yi görüyordu. Çünkü; henüz ileri sanayi ülkesi olmasa bile, sanayileşmiş; diğer Müslüman ülkelerle karşılaştırıldığında üretim yeteneği gelişmiş; modernleşme yolunda ileri sayılabilecek adımlar atmış; iyi-kötü işleyen bir parlamenter düzeni ve laiklik geleneği olan Türkiye; özellikle ABD için 11 Eylül eylemlerinden sonra giderek farklı bir anlam taşımaya başlıyordu. Denilebilir ki, İstanbul’da gerçekleştirilen saldırılar bu “anlamı” daha da güçlendirmişti.
Artık, hem ABD hem de Avrupa’daki Amerikancı çevreler, geçmişten farklı olarak Türkiye’ye yeni bir rol biçmeye hazırlanıyordu. Doğrusu, diğer Batı Avrupa ülkelerinin de (Almanya-Fransa) bu role pek itiraz ettikleri söylenemezdi. Dolayısıyla, daha önce “modern, laik ve demokratik bir müslüman ülke” olarak İslam dünyası için örnek oluşturduğu belirtilen Türkiye, -ki bu söylem neredeyse bir klişe haline gelmişti- bundan sonra “Ilımlı İslam” ülkesi olarak bütün Doğu’ya “model” olarak sunulmak isteniyordu.
Bu yönde Batı basınında çıkan yazılarda gözle görülür bir artış vardı. Türkiye’de AKP hükümetinin, bu model için “ideal” bir politik araç/ortam oluşturduğu da, hiçbir ciddi kanıta ve deneye dayanmasa bile, belirtiliyordu. İşte, ABD Başkanı G. W. Bush ve İngiltere Başbakanı T. Blair’in İstanbul’daki 15-20 Kasım 2003 saldırılarından 3 saat sonra birlikte kameraların önüne geçerek, Türkiye’yi “küresel teröre karşı savaşta bir cephe ülkesi” olarak tanımlamasının arkasında yatan politik değerlendirme buydu.
Batı basını ve ABD’deki enstitü ve vakıflarda geliştirilen bu tezler, küçük bir sapmayla hemen Türkiye’de de yeniden üretilmeye başlanıyordu. Özellikle İslamcı basının bir kesimi utangaç şekilde bu yönde yayınlar yapmaya, “derin” analizler üretmeye yöneliyordu. Cengiz Çandar gibi isimler ise, durumdan vazife çıkararak bu siyasetin fikri arka planını inşa etmeye girişiyordu.

BOP/ GOP ve ılımlı İslam

Bu fikri arka plan, aslında ABD’nin gezegene hakim olma stratejisini formüle ettiği, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ve projenin en önemli siyasal etabı olan Büyük veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (BOP/GOP) diye isimlendirilen stratejik planlamadır. ABD’nin, yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya’yı (Ortadoğu ve Hazar havzası) denetim altına almak için geliştirdiği GOP’un en önemli boyutunu ise, hiç kuşkusuz “ılımlı islam” stratejisi oluşturuyordu.
Hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Bu durum, siyasal ve sosyolojik bir olgu, daha da önemlisi tarihsel derslerden biridir. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, örneğin çöpleri toplamak ve fırınları çalıştırmak zorundadır. Dolayısıyla asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı yönetim ya da diktarörlük sürdürülemez. Aynı şey askeri işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. Etkili bir işbirlikçi sınıf ve asgari bir toplumsal destek ya da en azından kayıtsızlık gereklidir.
İşte GOP ve ılımlı islam stratejisi ve/veya siyaseti, Ortadoğu ve islam coğrafyasında ABD işgaline, neo-klasik sömürgecilik girişimine toplumsal ve siyasal rıza üretmek için geliştirilen bir projedir.
Özetle ılımlı islam, batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak ABD’nin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve nihayet rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü GOP’un taşayıcı kavramıdır. Ve bu kavram/stratejik planlama bizi getirip AKP’nin ve Fethullah Gülen hareketinin kapısına koyar.

Fethullah Gülen’in misyonu!

Çünkü ılımlı islam projesinin, içeriden, bölgenin tarihsel ve kültürel ortamından beslenen, dahası teolojik zeminde bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı. ABD için çok önemli olmakla birlikte, AKP, politik bir parti olarak bu ihtiyacı tam olarak karşılayamazdı. İslami bir kanaat önderi ya da etkili bir tarikat liderinin de katkısı ve desteği gerekliydi. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali güce ve yaygın bir etkileme alanına sahip olan Fethullah Gülen’den başkası değildi.
Bugün Fethullah Gülen, “Dünya denilen geminin kaptanı” olarak nitelendirdiği ABD’nin otorite ve iradesine, hedeflerine ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Dolayısıyla Gülen, ABD’nin “ılımlı islam” projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmaya soyunmuş gönüllü bir tarikat lideri portresi çiziyor.
Aslında Fethullah Gülen, daha yolun başından itibaren ABD ve onun istihbarat örgütleriyle ilişkili bir isimdi. Gülen, soğuk savaş yıllarında, yani daha 1960′lı yılların başında, Komünizmle Mücadele Derneği’nin (KMD) Erzurum Şubesi Yönetim Kurulu üyesiydi. ABD, Türkiye yakın tarihinin en demokratik denebilecek anayasasını getiren 27 Mayıs 1960 hareketinin önünü kesmek için, istihbarat örgütü CIA aracılığıyla KMD’yi kurdurmuştu. Bu dernek, denilebilir ki, Türkiye’de emperyal istihbarat örgütleriyle birebir ilişkili ilk Soğuk Savaş örgütlenmesiydi.
Bugün Türkiye’de islamcı alanda siyaset yapan bir çok isim bu derneklerde yetişmişti. Örneğin, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan Malatya KMD başkanıydı. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de bu tip derneklerden biriydi. AKP’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül gibi bir çok islamcı politikacı da MTTB’nden yetişmiş, yöneticilik yapmıştı.
Said-i Nursi’nin kurduğu Nurculuk tarikatının/cemaatinin en büyük kolunu yöneten Fethullah Gülen, aslında liderinin yolundan gidiyordu. Said-i Nursi de, Türk modernleşmesinin kilometre taşlarından 1908 Devrimi’nden sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda, İttihad-Terakki yönetimine karşı ayaklanan şeriatçı Derviş Vahdetti’den icazet almıştı.
Said-i Nursi, Kıbrıslı bir şeyh olan Derviş Vahdetti’nin Volkan gazetelerinde yazılar yazmış, 13-14 Nisan 1909 tarihindeki bu gerici ayaklanmaya katılmış (isyan Rumi takvimle 31 Mart 1325′te başladığı için olay ’31 Mart Vakası’ diye bilinir), isyan bastırıldıktan sonra sürgüne gönderilmişti. Derviş Vahdetti’nin, o dönemde Kıbrıs’ı elinde tutan İngilizlerle ilişkili olduğu, dahası 31 Mart isyanının İngiliz istihbaratı tarafından yönlendirildiği güçlü bir iddia olarak ortaya atılmıştı. Nitekim, isyan bastırıldıktan sonra, yapılan yargılamalar sırasında İngiltere resmen suçlanmıştı.
İsyancıların tasfiye edilmesinin ardından tahtan indirilen Padişah Abdulhamit bile, 31 Mart’ı teptipleyenlerin İngilizci Kamil Paşa’nın oğlu Sait Paşa ve Prens Sabahattin yanlızı İsmail Kemal olduğunu söylemişti.
Gelenekte bu vardı! Kendi ideolojik-siyasal projelerini (şeriatı) hayata geçirmek için gerektiğinde batılı emperyal güçlerle işbirliği yapmak…

Ilımlı İslam’ın Yeşil Kuşak’tan farkı

Ilımlı İslam projesini, Soğuk Savaş yıllarındaki yine ABD patentli olan ve Sovyetler Birliği’ni Güneyden kuşatmayı amaçlayan “yeşil kuşak” stratejisi ile karıştırmamak gerekiyor.
Çünkü, “yeşil kuşak” siyaseti, radikal ya da ılımlı olduğuna bakılmaksızın her İslami harekete, anti-komünist olmak şartıyla sınırsız destek verdi. Sönümlenmeye başlayan İslami duyarlılıkları besledi, büyüttü, örgütledi ve kışkırttı. Çoğu ülkede İslamcıların ellerine silah verdi, onları donattı. (El-Kaide bu tip örgütlerden sadece biridir.) Onları bir soğuk savaş gücü olarak hazırladı ve iç savaş aygıtı olarak şekillendirdi.
Ilımlı İslam projesi ise, Müslüman dünyayı bölmeyi, kendisine yönelik politik bir tehdit haline gelen radikal İslamı yalnızlaştırmayı ve ezmeyi amaçlıyor. Bu nedenle, söz konusu projenin ilk sonuçları, dünyada ve Türkiye’de radikal İslamın ezilmeye çalışılması olacaktır.
Diğer taraftan; ılımlı İslam projesinin Türkiye bakımından önemi ise çok yönlüdür. Çünkü; Türkiye’nin kısa ve orta vadede politik yapılanmasını, toplumsal hayatını ve kültürel şekillenmesini derinden etkileme potansiyeline sahiptir. Bu emperyal proje, Türkiye’de rejimin ve toplumsal yaşamın niteliği, rengi ve geleceği ile ilgili bir çatışmanın yolunu döşemiş ve bugün ülkeyi, derin bir krizin eşiğine getirip bırakmıştır.
Bu boyutu ve özelliğiyle, Türkiye’nin bugün yaşadığı gerilimin 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 krizlerinden hem nitelik olarak hem de çatışan güçlerin dizilişi bakımından çok farklı olduğunu görmek gereklidir. Kaldı ki nitelik farkı, kaçınılmaz olarak bölünmenin karakterini de belirlemektedir. Türkiye’nin, kırılmalara uğrasa da, 80 yıllık cumhuriyet birikimi/deneyi ile geleceği ya da gelecekteki niteliği arasında yaşanan bir gerilimdir bu.

II. BÖLÜM

Türkiye’nin yeni ‘Fetret’ dönemi

Bilinmeli ve beklenmelidir ki, “ılımlı İslam” projesinin Türkiye’de gerçekleştirilmesinin çeşitli güçlükleri bulunmaktadır.
Öncelikle söylenecek şey şudur; Soğuk Savaş döneminde sola karşı bir kalkan olarak kullanılan İslamcı hareketler, devlet tarafından korunup kollanırken artık böyle bir ihtiyaç yok. Türkiye’nin cumhuriyetçi geleneğe sahip güçlerinin yanısıra, komünizmin bir tehdit olmaktan çıkması nedeniyle batıcı Türkiye elitinin önemli bir kesimi de bu projeye, en hafif deyimiyle sıcak bakmıyor.
Bugün Türkiye’nin eğemen güçleri arasında bir yön ve program farklılaşması oluşmuş durumda. Toplum ise yön duygusunu yitirmiş ve şaşkın.
Ayrıca, ortada çok daha önemli bir güçlük var; bütün sorunlarına karşın, Türkiye laikliği büyük ölçüde içselleştirmiş ve bu yönde gelenek oluşturmuş bir ülke. Şiddetli bir iç politik çatışma yaşamadan bu projeyi gerçekleştirmek çok zor.
Türkiye, deyim uygunsa bugün yeni bir “fetret” dönemi yaşıyor. Ülke, tıpkı 1402 Ankara Savaşı yenilgisinden sonraki Osmanlı Devleti gibi (Yıldırım Beyazıd’ın Özbek Hakanı Timur Lenk’e yenildiği ve esir düştüğü savaş) ülke şehzadeler arasındaki bir iktidar mücadelesine sahne oluyor.
Başka bir anlatımla, merkezi otoritenin zayıflaması ve Türkiye eliti arasında yaşanan yön ve program farklılaşması sonucu ülkede bir iktidar parçalanması/dağılması yaşanıyor. Farklı güç ve iktidar odakları ortaya çıkıyor ve etkinlik alanlarını genişletmeye çalışıyor.
Bunun anlamı şudur; Türkiye’nin tepesinde bugün bir kurumlar savaşı yaşanıyor. Hükümet ve Meclis çoğunluğu; Cumhurbaşkanlığı, Yüksek Yargı, Üniversiteler ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile çatışıyor. Polis, TSK’ya ve yüksek yargıya karşı hükümetin emrinde örtülü operasyonlar yapıyor. Her güç odağı, bütün iktidarı eline geçirmek için kıyasıya bir mücadeye girmiş durumda.
Tarihin ortaya koyduğu gibi, fetret dönemlerinin kalıcı olması ve çok uzun sürmesi doğası gereği mümkün değildir. Ya güçlü bir şehzade çıkacak ve diğerlerini tasfiye ederek bütün iktidarı elinde toplayacaktır -ki Osmanlı’da da böyle olmuş ve Mehmet Çelebi diğer şehzadeleri/kardeşlerini yenerek iktidara egemen olmuştur- ya da bu süreç, ülkede bir dağılma ve çözülmeyle sonuçlanacaktır.
İşte Türkiye böyle bir eşikte ve ülke şiddetli bir çatışmaya gebedir. İktidar savaşının taraflarından biri olan AKP’nin yanında, onunla ittifak halindeki Fethullah Gülen örgütü de bulunuyor. Devleti ve toplumu içeriden fethetmeye çalışan sinsi bir strateji izleyen F. Gülen ekibi, ABD’yi de arkasına almış görünüyor. Dolayısıyla ABD, ılımlı islam projesine destek verdiği sürece -ki kısa vadede bu desteğin süreceği anlaşılıyor- etkili olmayı sürdüreceklerini görmek gerekiyor.

Uzlaşma mümkün mü?

Çatışma ve kırılma kaçınılmaz. Kaçınılmaz çünkü, “ılımlı İslam” projesinin gerçekleştirilmesi için, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin en azından sorgulanarak yumuşatılması ve revize edilmesi zorunludur. Bu girişimin sonucu, bir “ortalama” alınması demektir. O nedenle, İslamcı yazarların yanısıra kimi “alık” liberaller de sık sık Türkiye’de “bağnaz bir laiklik” olduğunu ve bunun yumuşatılması gerektiğini yazıyorlar. Ancak, her “ortalama” tarihsel ve kategorik olarak bir gerileme demektir. Başka bir anlatımla, “ortalama almak” laiklik ve cumhuriyetin başlangıç ilkelerinde bir kırılma anlamına gelir ki, bu da şiddetli bir gerilimi bereberinde getirir.
Ancak, bugün bir “uzlaşma” diye sunulacak ve “millet-devlet barışması” adına savunulacak ortalama alma girişimi, Türkiye’yi bir Suudi Arabistan ya da İran yapma projesi değildir. Bunun tarihsel, demografik ve kültürel nedenlerle mümkün olmadığı bilinmektedir. Ancak, tıpkı Pakistan gibi, Türkiye’nin de süreç içinde bir Malezya veya Endonezya haline getirilmesi, bu çevreler tarafından mümkün görünmektedir. Hedef büyük ölçüde budur.
İşte AKP ve Fethullah Gülen hareketi; yapısı, kaynakları, kapitalizme ve batıya uyum kapasiteleri, ideolojik ve kültürel dokusu ile bu proje için en uygun araç olarak öne çıkmaktadır.
Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönemde, düşük yoğunluklu bir islamizasyon sürecinin yaşandığını söylemek; en azından ABD ve Batı’yı arkasına alan AKP hükümetinin ve Fethullah Gülen örgütünün bunu zorlayacağını tahmin etmek, yüksek bir gözlem gücünü gerektirmemektedir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemi, daha da sertleşecek laiklik tartışmaları ve toplumsal gerilim ortamı içinde geçirmek sürpriz olmayacaktır.

Bütün iktidarı istemek!
ABD ve Batı’ya yaslanarak Türkiye’deki iktidar alanını genişletmeye çalışan, başka bir deyimle kendi adına “fetret” durumuna son vererek bütün iktidarı ele geçirmek isteyen AKP hükümeti, çok açık ki, bu projeye dört elle sarılacaktı. Kaldı ki, başka bir seçeneği de yoktu.
Nitekim, bugünlerde yapılan bütün meslek birliklerinin kongrelerinde AKP’nin ayrı liste çıkarması, bu operasyonun bir parçasıdır. Bürokrasideki kadrolaşma ise net bir işarettir.
Çünkü AKP ve F. Gülen ekibi, ancak ABD ve Batı’yı arkasına aldığı taktirde tam anlamıyla iktidar olacağını, kısmi de olsa, bir islamcılaştırma projesini gerçekleştirerek tabanını tatmin edeceğini hesaplamaktadır.
Ancak, AKP hükümetinin 4 yıllık icraatına bakıldığında, ülke içindeki güç dengeleri ve konjonktür kendi lehine olmadığı zamanlarda geri çekildiği ve esnek davrandığı görülüyor. Diğer kurumlarla sürekli olarak kavga eden, güç denemesine girişen AKP’nin, esas olarak kendi iktidarının alt yapısını kalıcılaştırmaya (hükümet etme alanını genişletmeye) çalıştığı izleniyor. Tipik bir fetret dönemi refleksi denilebilir bu politikaya.


ABD desteği devam edecek mi?
ABD’nin neo-klasik imparatorluk projesinin Irak ve Afganistan’da batağa saplanmasından sonra, “teröre karşı cephe ülkesi” olarak tanımladığı Türkiye’deki “ılımlı İslam” projesine, eskisi gibi yüksek destek vermeyi sürdürüp sürdürmeyeceği ayrıca tartışılmalıdır.
AKP hükümetinin ABD ile imzaladığı ve Türkiye’yi Washington’un bölge siyasetlerine (GOP’un hayata geçirilmesi vb.) eklemleyen yeni “Vizyon Belgesi” bu desteğin ömrünü şimdilik uzatmış görünüyor.
Ancak, Mısır, Ürdün ve Filistin’de yapılan seçimler ile Suudi Arabistan’daki (tuhaf bir durum ama) daha sert bir islami muhalefetin varlığı, ılımlı islam projesinin radikal islamı geliştirdiği gibi bir kanaatin yaygınlaşmasına, dolayısıyla ABD’deki bazı fikir kuruluşlarında (Amerikan Girişim Enstitüsü gibi) bu projeye daha temkinli yaklaşılmasına yol açtığını da unutmamak gereklidir.
Bugün, ABD’de ılımlı islama verdiği destek konusunda bir kararsızlık yaşanmaktadır. Bu kararsızlık, hem AKP hükümetinin geleceğini hem de bölgede yaşanacak politik gelişmelerin karakterini etkileyecektir.
Merdan YANARDAĞ
2007-04-25

21 Şubat 2013 Perşembe

2. Abdülhamid i devirenlerin hatası

2. Abdülhamid i devirenlerin hatası
2. Abdülhamid hiç şüphesiz tarihimizin en çok tartışılan ve güncelliğinin koruyan şahsiyeti. 33 yıl yönettiği Devlet-i Aliyye'de çöküş döneminde bir yükseliş yaşattığı herkesin ortak
görüşüdür. Siyasi bir deha olan Abdülhamid bu özelliğini Musul ve Bağdat petrollerinde yürüttüğü politika ile de ispatlamıştır.

HERKESİN İSTEDİĞİ BAĞDAT - MUSUL PETROLLERİ

Derin Tarih Dergisi'nden Arzu Terzi, 2. Abdülhamid'in Bağdat ve Musul petrollerini nasıl koruduğuna ve ne gibi stratejik hamleler yaptığını anlattı. Bağdat ve Musul vilayetlerinde rekabet ve çekişmeler Abdülhamid döneminde gittikçe kuvetlenir. Çünkü bölge, makineleşmenin en önemli kaynağı petrole sahiptir. Özellikle yüzyılın ikinci yarısından itibaren petrolün sadece aydınlanmada değil, sanayideki öneminin de anlaşılmaya başlanması, dönemin güçlü devletlerini bölge üzerinde önce tam bir mücadeleye sonra da savaşa götürecektir.

PETROLLER PADİŞAHIN MÜLKÜ OLUYOR

Abdülhamid zamanında önceki ve sonraki padişahlarda rastalanmayan bir kişisel mülk edinme uygulaması gerçekleştirilmiştir.

Padişahın kişisel mülk edinme sebebi, devletin petrol yatakları ve diğer zenginliklerinin paylaşılmak üzere masaya yatırıldığı bir dönemde, devlet mülkünün elden çıkma ihtimaline karşılık, onları şahsi mülk zırh içinde koruma altına alma gayretidir.

ABDÜLHAMİD'DEN STRATEJİK HAMLE

İşte bu politikadan yola çıkarak memleket genelinde nerede stratejik öneme sahip gelirt getiren arazi ve işletme varsa padişah mülükü haline getirilmiştir. Bu sayede arazi ve maden yatakları üzerinde işletme kurmak isteyen yabancı talipler doğrudan padişaha başvurmak zorunda kalacaklardı.

OSMANLI YILLARDIR PETROLÜ İŞLETİYOR

Bağdat ve Musul vilayetlerinin sınırları dahilinde yer alan, Osmanlı'nın neft dediği, aydınlanmada ve hayvanlarının iyileştirilmesinde kullanılan petrol, yüzyıllardır Osmanlı Devleti tarafından toprak ve tımar sahiplerine verilerek işletilmiştir. 1847'de Musul vilayetinde Tanzimat uygulanmasına başlanmasından sonra ise petrol yatakları devlete devredilmeye başlanır. Bununla birlikte Musul ve Bağdat'taki petrol yatakları bu dönemde de müzayede yolu ile Osmanlı tebaasına ihale edilir. Dolayısıyla bu kaynakların çoğu ilkel yollarla da olsa işletilmiştir.

BATILI DEVLETLERİ PETROLÜN PEŞİNDE

Abdülhamid'in Musul petrollerini şahsi mülkü yapmasının asıl hedefi başta İngiltere, Fransa ve özellikle 1888 demiryolu imtiyazıyla asıl hedefleri Musul petrolleri olan Almanların umutlarını kırarak, petrol yataklarının padişah emlakına geçirilişi manevrasıdır.

ABDÜLHAMİD YABANCI DEVLETLERİ PANİĞE SOKTU

Bölge petrollerinin şahsi mülk haline getirilmesi Mezopotamya bölgesinde 19. yüzyıl boyunca araştırma yapan ve petrol yataklarının elde edilmesi için planlar kuran yabancı devletleri paniğe soktu. Bu dönemde sahneye konan güçlü stratejilere ve imtiyaz alma mücadelelerine karşı Abdülhamid'in politikasıysa petrol yataklarının tek bir şirket halinde işletimi önerisinde bulunmaktı. Böylece talip devletlere pastadan daha büyük bir pay sunuyor, bu işletme teklifi koz olarak kullanılıp siyasi arenada denge politikası yürütülüyordu.

FRANSIZLAR RESMEN İSTEDİLER

Nitekim bölge petrollerinin tek bir şirket halinde işletimi hususunda Abdülhamid'de çok sayıda başvuru yapıldı. En önemlilerinde biri, Fransız maden mühendisi Jakraz'ın yaptığı incelemelerden sonra Fransızların yaptığı tekliftir.

AKBABALAR İŞ BAŞINDA

Aynı şekilde Hazine-i Hassa Nezareti'nce görevlendiren Alman mühendis Grasfkopf'un incelemeleri neticesinde Alman demiryolu şirketinin taleplerinin başlaması da oldukça dikkat çekicidir. Bu tabloya çok geçmeden Hollanda ve Belçika da katılır. İran petrollerinin imtiyaz ve işletmesini ele geçrimiş olan İngiltere ve hemen akabinde Amerika kısa sürede sahnedeki yerlerini alacaktır.

ABDÜLHAMİD'İN GİTMESİ İLE ELDEN ÇIKIYOR

Abdülhamid'in tahttan indirilmnesiyle Bağdat - Musul petrolleri, imtiyazları kişisel mülk olmaktan çıkarılarak devletleştirilmiş ve beklenen son gelmiştir. Nitekim yukarıda adı geçen devletlerin mücadelesi önce Babıâli'de, sonra da savaşta devam ederek petrol yatakları Osmanlıların elinden tamamen çıkacaktır.

ORTADOĞU'DA ADALET ORTADAN KALKTI

Görüldüğü üzere sömürgeci devletlerin başta petrol olmak üzere verimli araziler ve doğal kaynaklara sahip olmak, stratejik olarak önemli köşe başlarını tutmak ve bazı merkezleri etkisiz hale getirmek için ilgilendikleri en önemli bölgelerden Bağdat ve Musul'daki asıl mücadele Abdülhamid döneminde başlamıştır. Mücadelenin kaynağı ve tarihi boyutu tam olarak bilindiğinde Batılıların bugün Ortadoğu diye adlandırdığı bu bölgede niçin huzur ve adaletin hala sağlanamadığı ve hangi çıkarlar uğruna nelerin feda edildiği daha iyi anlaşılacaktır.

Sahtekârlığın Böylesi

Sahtekârlığın Böylesi

Ümit Burnu'nun keşfi denince, akla Vasco Da Gama gelir. Halbuki Ümit Burnu'nu dolaşıp Hindistan'a giden yolu Müslümanlar çok daha önceden biliyorlardı. Vasco Da Gama'ya Hindistan yolunda rehberlik yapan "Kitabu'l- Fewaid" eseriyle tanınmış, Arap coğrafya bilgini İbni Macid idi. Nasıl Çinlilerin, Türklerin kullandığı matbaa, onlardan öğrenen Alman Gutenberg'e mal edilmişse, Ümit Burnu'nun keşfi de bir diğer Avrupalı Vasco Da Gama'ya mal edilmiştir.

Vasco Da Gama'ya mal edilen bu keşifte şeytanın aklının alamayacağı şöyle bir sahtekârlık bulunmaktadır. İbni Macid'in rehberliğinde Ümit Burnu'nu dolaşıp Atlantik'ten Hint Okyanusu'na geçen Vasco Da Gama, Mozambik kıyılarına geldi. Burada Arap asıllı İbrahim, Şirazi Sultanı olarak yerli kavimleri hakimiyetleri altına almıştı. Sultan İbrahim, Mozambik'e gelen denizcileri herhangi bir millete benzetemedi; fakat Osmanlı denizcileri olabileceklerini tahmin etti; zaten Portekiz adında bir devlet duymamıştı. Fuad Carım'ın "Türklerin Denizciliği" kitabından öğrendiğimize göre (Sayfa 76 ve devamı) olay şöyle cereyan etmiş, Fuad Carım da bunu Portekizli tarihçi Fernoo Lopes de Costanheda'nın kitabından tercüme etmiş.

Dünyada gıpta ile bakılan İslam devletinin denizcilerini ülkesinde misafir etmekten Sultan İbrahim büyük mutluluk duydu. Yakınlığını belli etmek için Nicolau Coelho'nun kaptanı olduğu gemiyi gezerken Osmanlı Devleti'nin tebaasını limanında görmekten çok memnun olduğunu söyledi. Yanlışlığı fark eden Coelho, Osmanlı olmadıklarını belirtmedi. Sultan bunlara pek çok hediye sunduktan sonra başkaptan olan Vasco Da Gama'yı sarayında kabul etti. Konuşma esnasında Sultan, Vasco Da Gama'ya direkt Türkiye'den mi, yoksa değişik ülkeleri dolaşarak mı geldiğini sordu. Vasco Da Gama net bir cevap vermeden soruyu geçiştirdi. Sultan İbrahim nezaketsizlik olmaması için üzerine gitmedi. Sohbet esnasında Vasco Da Gama, Hindistan'a gitmek zorunda olduğunu, bu denizi iyi bilen iki rehbere ihtiyacı bulunduğunu söyledi. Osmanlı'ya hizmetten şeref duyan Sultan İbrahim, rehberlik yapmaları için iki Arap denizciyi görevlendirdi.

Rehberlerden biri gemiye girince, bunların Müslüman olmadığını anladı; hemen Sultan İbrahim'e bildirdi. Sinirlenen Sultan onları tevkif ettirmek istediyse de Vasco Da Gama, diğer Arap rehberi cebren yanında tutarak 7 Mart 1498 günü demir aldı. Mütevazı Şirazi sultanlığında yaşayan coğrafya ve matematik bilgini İbni Macid'in adını kimse bilmez; fakat Ümit Burnu denince akla kaşifi olarak Vasco Da Gama gelir; tabii sahtekârlığını gizlemeyi de ihmal ederler.

İlmi konularda Batılıların pek çok sabıkası vardır. Rahmetli Ali İhsan Yurd ağabeyimiz gerçek bir Akşemseddin uzmanıydı. Yaptığı çalışmada Akşemseddin Hazretleri'nin sadece mutasavvıf değil, devrinin en iyi hekimi olduğunu, tıp tarihinde ilk defa mikrop konusunu ileri sürdüğünü, hastalıkların da pek çoğunun bu yolla bulaştığını okuyoruz. Ondan yüz yıl sonra İtalyan hekim Fracastar aynı şeyi tekrarladı. Daha sonra da Lee Uween Hoeh'in mikrobu bulduğu, botanikçi Von Linne'nin de tıp kitaplarında yer alıyor. Bu üç Avrupalının tıp literatüründe adlarının geçmesi, Akşemseddin'in geçmemesi bize bir sorumluluk yüklemiyor mu?

Kuduz mikrobunu ve aşısını bulan Pasteur, lise öğrencilerine okutulurken çiçek aşısını bulmakla insanlığı büyük bir afetten kurtaran Akşemseddin'den okullarda söz edilmemesini nasıl izah edebiliriz? Sadece basit bir ihmal mi? Yoksa İbni Macid'i silip Vasco Da Gama'yı öne çıkaran Batı'nınkinden başka kültür ve medeniyet olmadığını zihinlere çakmak projesinin bir uzantısı mı?
19/02/2007